10898,70%-0,43
42,49% 0,16
49,31% 0,05
5762,83% 1,55
9287,46% 0,49
Erdoğan karşıtlığı, artık metastas seviyesinde genişleyen bir toplumsal dalgaya dönüşmüştür. Bu yalnızca bir siyasi eğilim değildir; Türkiye’de değişim ihtimalini zorunluluk haline getiren bir toplumsal basınçtır.
Türkiye, uzun yılların iktidar pratiğiyle gevşeyen dengelerin yeni bir siyasal eşiğe sürüklediği bir döneme girmiştir. Geçim baskısı, şehir hayatının ağır yükü, kuralların belirsizliği ve kurumlara duyulan güvenin aşınması; toplumda daha önce görülmemiş ölçekte ortak bir tedirginlik yaratmaktadır. Artık mesele bir partinin başarısı değil; milletin taşıyabileceği bir düzen talebidir.
Sahadaki tablo açıktır: Hayat ağırlaşmış, sabır tükenmiş, güvenlik hissi zayıflamıştır. Barınma krizi binleri sıkıştırmakta; emekliler direnmeye çalışmakta; gençler geleceksiz bir döngünün içinde nefes aramaktadır. Göçün şehirlerde oluşturduğu yoğun demografik baskı ise artık görünür ve yaygın bir huzursuzluğun zeminini güçlendirmektedir. Tepkinin kaynağı ideolojik değil; yaşam standardının çöküşü ve düzen hissiyatının kaybıdır.
Bu kırılmanın merkezinde genç kuşak vardır. On sekiz otuz yaş arası seçmen artık aidiyetlere değil; adalet, eşitlik, liyakat ve geleceğin güvenilirliğine bakmaktadır. Bu kuşak, Türkiye’nin siyasi denklemini tek başına değiştirebilecek güçtedir.
Tam da bu nedenle, geçmişte muhalefetin dağılmasıyla sonuçların değiştiği konuşulan siyasi mühendislik algısının yeniden devreye girmesi halinde ortaya çıkacak sonuç, kağıt üzerinde bir zaferden öteye geçmeyecektir. Böyle bir tablo, toplumsal sıkışmayı ağırlaştırır ve ülkeye kaybettirir. Devlet aklı bazı seçimlerin kazanılsa bile memlekete kaybettirebileceğini görür.
AK Parti seçmeninde bile yükün ağırlığı artık saklanmamaktadır. Destek tam olarak kaybolmamış olsa da çözüm beklentisi sertleşmiş; böyle devam edemez duygusu geniş kesimlerde ortak noktaya dönüşmüştür.
Ülkede en güçlü ortak talep adalettir. Daha öngörülebilir, daha eşit, daha güven veren bir düzen arayışı; hükümete değil, milletin kendi geleceğini koruma refleksine dayanmaktadır.
Tüm göstergeler, değişim baskısının geçici bir hava değil; milli bir yön değişikliği olduğunu ortaya koymaktadır. Toplum tercihini artık kişilere göre değil; kendi geleceğinin güvenliğine göre yapmaktadır. Bu nedenle geçmiş seçim kalıplarının aynı sonucu üretmesi zor görünmektedir.
Bu tablo doğru okunursa Türkiye için önemli bir yenilenme imkanı doğmaktadır. Yönetim süreçlerinin iyileştiği, hukukun güven verdiği ve adalet düzeninin netleştiği bir normalleşme süreci; hem devletin kurumsal kapasitesini hem toplumun dayanıklılığını yeniden sağlamlaştırabilir. Uzun yılların iktidar tecrübesi de ancak bu tür bir yenilenmeyle kalıcı bir mirasa dönüşebilir.
Türkiye bugün devlet kapasitesini zorlayan ve toplumsal sabrı tüketen bir baskı eşiğindedir. Kararların ertelenmesi ekonomik yükü artırmakta, devlet millet güven bağını yıpratmaktadır. Hayat koşullarının sürdürülemez hale gelmesiyle biriken tepki, siyasal alanı aşarak yapısal bir sıkışmaya dönüşmektedir. Bu gerçek doğru okunmazsa ortaya çıkacak toplumsal baskı, yönetim kapasitesi üzerinde daha ağır bir yük oluşturabilir.
Artık ertelenmiş kararlarla yönetilecek bir Türkiye yoktur. Ya toplum üzerindeki baskıyı hafifletecek bir yenilenme başlayacak ya da geciken her gün ülkeyi daha derin bir sıkışmaya itecek; bu durumda mesele seçim değil, yönetim istikrarının sürdürülebilirliği haline gelecektir.
Türkiye’nin önünde iki yol vardır:
Ya yeniden nefes aldıran bir düzen kurulacak,
ya da mevcut yük toplumun bütün kesimleri üzerinde daha belirgin şekilde hissedilecektir.
Bu değerlendirme bir görüşün değil; milletimizin ferasetine ve devletimizin bekasına duyduğum sorumluluğun ifadesidir.
Çetin Ay
BWA Başkanı